nevresim
29 Ocak 2011 Cumartesi
  yeni çağın neufert'i
Oysa yüzyıllardır en önemli vazifemiz soyumuzu sürdürmek ve canlı kalmak olmuştu. İnsanoğlunun çevreyi algılayıp kendini koruyacak, güçlü olacak, yaşayacak; duyular ve sistemlerle dolu bir benedi vardı. Canlı sistemleri olan, canlı bir beden. Oturduğu sandalyeden yattığı yatağa, bulaşık yıkadığı mutfak tezgahından kullandığı otomobilin direksiyonuna her şey -HER ŞEY- bedenimize göre şekil alırken bu bedenden daha değerli ne olabilirdi? Canlı kalabilmekten daha önemli ne olabilirdi? Bedenimize en uygun en mükemmel en ergonomik düzenlemeleri oluşturan Neufert kendi adını taşıyan kitabıyla uzun senelerin en birinci yapı tasarım kaynağı olmamış mıydı? En ergonomik en mantıklı olan Neufert... Ama hayatta bedeninden daha değerli bir şeyi olmayan insanoğlunun yaşadığı yerler çoğunlukla "en mantıklı" olandan çok uzaktı. Daha ucuz olduğu için, daha hoşuna gittiği için, daha çok sevdiği için, o an elinde o malzeme olduğu için... başka değerlerle şekillenen farklı çevreler oluşturdular. Ama yine de beden insanoğlu için en önemli sınır olmaya devam etti.
Sonradan bir şeyler değişti. Teknoloji bütün sınırları yeniden çizmeye mi niyetlendi neydi? İnsanoğlunun biriciği, bedeni oyuncak olmak üzereydi.
Gazetede okuduğum bir yazı çok şeyi anlatır nitelikteydi: İnsan bedenindeki dolaşım sistemini oluşturan damar dokularının yerine geçebilecek sentetik bir madde için çalışmalar sürmekteydi. Bu malzeme hayata geçirildiğinde kendini yenileyebilen akıllı bir sentetik damar sistemiyle birlikte çok daha dayanıklı ve uzun bir dolaşım sistemi ömrü müjdelenmişti. Robokop gerçek mi olacak diyordu gazete.
Sonra Stelarc'ın yaptıkları... kendisine üçüncü bir kol yapan, üçüncü bir kulak yapıp "dünyayla iletişim kuracak bedene ait canlı bir organ" eklemeyi düşünen Stelarc. Bedenin mimari bir obje haline gelmesi. Tanrının vermediği ama bizim kendimize entegre ettiğimiz canlı sistemler.
İnsanoğlunun biriciği, bedeni oyuncak olmak üzereydi. Nasıl olmuşsa şimdiden beden vazgeçilebilir olmuştu. Kimi yerlerde bedeni rahat ettirmek için düzenlenmiyordu yapılı çevre; beden sadece beyini taşıyan bir ayak gibiydi artık. Daha az uyku, daha az hareket, daha az yemek, daha az hacim; daha fazla düşünce, daha fazla para, daha uzun hayat? Gerçek neydi, tanrısallık neydi, canlılık neydi... Artık beden ana belirleyici olmaktan uzaktaysa bugünün Neufert'i ne olacaktı?
Canlı olmak, ruha sahip olmak, duygular, kişilikler, bedenler ve "ben"ler; şimdi hepsi karmakarışık olmuştu. Ruh kalbimizde miydi, karnımızda mıydı yoksa beynimizde mi? Sinir sistemimizi bedenimize ait duyuları sistemleri kontrol eden beyin yerine bu bilgileri okuyup değerlendirebilecek bir bilgisayara bağlasaydık beden belki de canlılığını sürdürmeye devam ederdi. Bizi biz yapan özelliklerimizi de bilgisayarda programladıktan sonra biz gibi davranmaya devam eden bedenimiz yine biz olur muydu. Ne elde etmiş olurduk, ruhu olmayan ama insan gibi davranan bir et parçası, bir Frankeshtein mı? Ya da tam aksini düşünelim; canlı bir insan beynine bağlanan bir mekanik vücutla ruhu olan bir robot mu elde edecektik?


bir küçük canlandırma
 
19 Aralık 2010 Pazar
  paris-kemer
 
29 Kasım 2010 Pazartesi
  lodos için bir şey
dol evime lodos
evim dolusu lodos
sokaklarda hep lodos
penceremden ağrı lodos
tam da bu mevsimde biraz lodos
başımda ağrıyan lodos
 
20 Ekim 2010 Çarşamba
  her şeyin bir yeri; her yerin bir şeyi vardır
küçükken izlediğim alice harikalar diyarında videosunda (hani o video döneminde evet) alice'in bakıcısı asık suratlı fransız mürebbiyesi ortalıkta "her şeyin bir yeri; her yerin bir şeyi vardır" diyerek dolaşırdı.


"her şeyin bir yeri; her yerin bir şeyi vardır" mıdır?
bence eşyalar kirlenmediği sürece dağınık kalabilir sorun değil.
yani kir pisliktir; dağınıklık pislik değildir.
dağınıklık şeylerin kirlenme sürecini hızlandırabilir; o ayrı.
 
27 Haziran 2010 Pazar
  avatar and the firelord
 çok beğenirim
 
22 Haziran 2010 Salı
  galiba üretim "0" olunca mutsuzum.
.
 
21 Haziran 2010 Pazartesi
  gün
gün 24 saat imiş.
gün = gündüz + gece imiş.
gün:
sabaha karşı
sabah
öğle üstü
öğle
akşam üstü
akşam
gece
sabaha karşı
...
diye döner gider imiş.


sevdiğim kelimelerle:
TAN:Güneş doğmadan önceki alaca karanlık
ŞAFAK: Güneş doğmadan az önce beliren aydınlık
SEHER: Sabahın güneş doğmadan önceki zamanı
SABAH: Güneşin doğduğu andan öğleye kadar geçen zaman
KUŞLUK: Güneşin doğuşundan bir saat sonraki vakit, Günün sabahla öğle arasındaki bölümü
ÖĞLE: Gün ortası
İKİNDİ: Öğle ile akşam arasındaki zaman dilimi
AKŞAMÜSTÜ: Güneşin battığı sıralarda, akşama doğru
AKŞAM: Gündüzün son ve gecenin ilk saatleri
GECE: akşamın geç saatlerinden gün ağarıncaya kadar geçen süre, tün
GECE YARISI: Güneşin batması ile doğması arasındaki sürenin ortası


gün detaylanır gidermiş. saatlerden koparmış. yani; seher vakti önce tan ağarır sonra şafak söker sonra güneş doğar ve sabah olur imiş. güzdüz parça parça bölünür; gece bütün kalır imiş. ben gündüzün kuşluk vaktini severim en çok... gecenin geceyarısını.


kaynak1
kaynak2
 
8 Haziran 2010 Salı
  endülüste raks
Zil, şal ve gül: bu bahçede raksın bütün hızı,
Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı.

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir,
İspanya neş'esiyle bu akşam bu zildedir.

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri.

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır,
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü.

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir,
İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi,
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi.

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli,
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli.

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sineden: "Ole”!



Yahya Kemal Beyatlı
 
25 Mayıs 2010 Salı
  beyoğlundayken
istanbul mu?
yüksek çatılar arasında bir terasta otururken başının üstünden bir martı geçer; anlarsın.
denize yakınsın.
 
moda taraflarında yürürken neden bilmem aklıma geldi. nevresim. art arda art arda hızlı hızlı söyledim. duyduğum, bildiğim en anlamsız kelimeydi.

geçmiş

Nisan 2010 / Mayıs 2010 / Haziran 2010 / Ekim 2010 / Kasım 2010 / Aralık 2010 / Ocak 2011 /